Kaan Levendoğlu

Hayattaki değer yargılarına karşı oldukça tutkulu, doğa aşığı, amatör sporlar ile uğraşmaktan bolca keyif alan, yazmayı seven, Jr. bilgisayar programcısı.
Kaan Levendoğlu

İçimdeki Doğa - Işık Dağı

İçimdeki Doğa - Işık Dağı

Yolu olmayan ormanlarda mutluluk vardır, yalnız yürünen deniz kıyısında sevinç. İnsanı az seviyorum diyemem, ama doğayı daha fazla.

Satırlarıyla dile getiriyor doğaya olan tutkusunu Lord Byron. Kuşkusuz doğanın, onun üzerinde bu denli yer etmesi, insanlara verdiği değerin az olmasından değil, bilakis doğaya verdiği değerin çok daha fazla olmasından ileri geliyor. Öyle ki doğa, sunduğu envai çeşit güzelliklerle insanoğlunu yaratılışından beri büyüleyerek, üzerilerinde tarif edilemez bir tutkunun büyümesine neden oluyor. Bu tutkunun peşinden giden insan, zamanla onun esiri olarak, içindeki merak duygusunu ister kendi özüyle, ister doğanın onu yönlendirdiği biçimiyle uyandırıyor, işliyor ve nesilden nesile aktarıyor.

Doğanın kalbini hissetmek nadir olarak insanlara bahşedilmiş bir özelliktir. Yüreğinde bu hissiyata sahip olanlar doğada başkalarının algılayamadığı şeyleri görüp ona özel bir değer verir. Bu değer doğrultusunda doğanın derinliklerine inmek isteyen insan, kendini yolu olmayan ormanlarda bulur. Ucu bucağı olmayan ormanların kalbi öyle bir atar ki; sizi adeta içine çeker, kimini heyecanlandırırken kimini ürpertir. Kimisi orada adeta evinde gibidir, tereddüt etmeden içine dalar, kaybolur, keşfeder. Kimisi ise kendini ondan olabildiğince alıkoyar, keşfetme duygusundan mahrum kalmış gibi. Doğayı fersah fersah arçınlamaktan keyif alanlar son derece şanslıdırlar. Doruğa ulaştıklarında izleyecekleri manzara ya da yolda izine rastladıkları yabani hayata ait buluntular onları mest eder. Öyle zirveler vardır ki uğrunda saatlerce süren zorlu tırmanışların bile insanı alıkoyamadığı, toprakla ellerinizin ilk buluşmasıyla yorgunluğunuzu emip, sizi başka diyarlara götüren. Ne de hoşnut eder birbirlerinin peşi sıra oturmuş insanları, tazecik demledikleri çaylarının dumanı eşliğinde, dillendirdikleri zirveye uzanış öyküsü.

Işık dağını ve çevresini mesken tutmuş ormanları gezmiş olanlar bilirler. Ankara’da içinizdeki doğa sevgisini açığa çıkartabileceğiniz sayılı ama güzel yerlerden biridir Işık dağı. Hafta sonlarını piknik yaparak değerlendirmek isteyen ailelerin uğrak yeri olduğu kadar, barındırdığı yaban hayatı ve yeşilin birçok çeşit tonuyla doğa sever aktivistleri de çekmektedir Işık dağı. Dağcılık ve kamp yapmak için orta seviye zorluğu bulunan bu coğrafya, yer yer sığ ormanların ve sarp kayalıkların oluşturduğu gizli bahçeleriyle, nicelerinin henüz aydınlatamadığı sırları barındırır derinliklerinde.  

Benim de bu coğrafya ile ilk temasım, dahil olduğum bir sar organizasyonu (search and rescue) tarafından tanışma, kamp yapma ve dağcılık faaliyetlerini yerinde deneyimleme amacıyla gerçekleşmişti. İhtiyacımız olan tüm ekipmanlar bu organizasyon yetkililerince önceden hazır edildiğinden rahattık. Aracımızdan inip zemine ilk ayak basmamızla beraber bu bölge ile ilgili önceden araştırmalarım ve duyumlarım neticesinde aldığım bilgilerin ne kadar yerinde olduğunu çıplak gözle görüyordum. Muhteşem bir doğa ve mehtap boyunca uzanan sıra sıra dağların manzarası karşılamıştı bizi. Kamp yapacağımız alanın merkezindeki göle kadar uzanan çimlerin üzerinde ağır ağır seyrederken, hepimiz bi an önce eşyalarımızı bırakıp etrafı keşif turuna çıkmak ister gibiydik. Ancak havanın bulutlu ve gri bir tonda seyretmesi yaklaşan yağmurun ve fırtınanın habercisiydi sanki. Yaz bir türlü gelmek bilmiyordu. Nitekim birkaç saat içinde kendimizi şiddetini iyiden iyiye hissettiren yağmurun altında çadırlarımızın demirlerini daha derine çakmaya çalışırken bulmuştuk. Islanma ve barınaksız kalma korkusu insanlar üzerindeki dayanışmayı ve birlikteliği had safhaya çıkartarak, zemin üzerinde çadırların birer birer yükselmesine vesile olmuştu. İnsanlar zorlu şartların üstesinden hep birlik-beraberlik sayesinde gelmişler. Ne de olsa insan, sosyal bir varlık. Barınak sorununu hallektikten sonra hafif ıslanmış olmanın getirdiği tedirginlikle de olsa, çadırların içerisine yerleşip, yağmur damlalarının çıkarmış olduğu patırtılar eşliğinde ufku izlemeye ve anın keyfini çıkartmaya başlamıştık. Oradaki yaşama tanıklık etmekten hangi gaye ile olursa olsun mutsuz olunabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Safi toprağa temas etmek bile üzerinizdeki kötü enerjiyi uzaklaştırıp sizi dinginleştirebiliyor.

Işık Dağı Kampı

Yağmurun şiddetini azaltmasıyla beraber, çadırlarının içerisinde barınma sorununu halletmiş olmanın getirdiği haklı gururu yaşayan amatör dağcılar olarak, kafalarımızı dışarı uzatır olmuştuk. Birer ikişer kişilik gruplar halinde dışarı çıkarak, yapılabilecek diğer işleri organize etme aşamasına geçmemiz çok sürmedi. Barınma probleminin üstesinden gelmek, dağda karşılaşabileceğiniz sorunlar yumağının yalnızca küçük bir kısmını çözmüş olduğunuz anlamına geliyor. Tabii artık size fizyolojik devamlılığınızı sürdürebilmeniz için beslenmeniz gerektiğini hatırlatıp duran bir beyniniz var. Zor şartlar altında yiyecek sağlamak pek kolay olmayabilir ya da yanınızda getirdiğiniz yiyecekler dayanmamış olabilir. Dağcı her koşulda kendisini hayatta kalmaya şartlandırmalıdır.

Işık Dağı KampıKamp alanının eksiksiz bir biçimde tamamlanmasın henüz gün ışığının canlılığını koruduğu vakitlere rast gelmesi, ertesi günki zirve yürüyüşünün öncesinde, hem antreman hem de arazi taraması yapmak için iyi bir fırsat oluşturmuştu. Yürüyüş liderimiz, profesyonel fotoğrafçı, belgesel yapımcısı ve bir doğa aşığı Deniz Tokay’ın önderliğinde kısa bir gezi için yola koyulmuştuk. Arazi üzerindeki hakimiyeti, bölgeyi iyi tanıyor oluşu ve yüzlerinden gülümseme eksik olmayan katılımcılara önderliğiyle tam manasıyla bir trekkinge çıkartmıştı bizi Deniz Tokay.  Yer yer grubun başı ve sonunun arasının açılması hızımızı kesse de kamp yaptığımız bölgenin biraz aşağısında yer alan küçük bir vadiye kısa bir sürede ulaşmıştık. Hedefimiz vadideki uçurumdan önceki son kara parçasına kadar uzanıp, orada en uçta bulunan ağaca temas edip geri dönerek yürüyüşümüzü noktalamaktı.  Nitekim kaygan zemine ve sağı solu dik bir yamaç olmasına rağmen, sonunda bu kara parçasına ulaşıp birer hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmemiştik. 

Akşam üzeri, her şeyin hazırlanıp gün ışığının yerini zifiri karanlığa bırakmasıyla beraber, insan gerçekten medeniyetten uzakta, sonsuz bir huzur içerisinde olduğu hissine kapılmadan edemiyor. Gündelik hayatın stresi, gereği yerine getirilmeyen sorumluluklar ve içinizi kemirip duran o ses, yaktığınız kamp ateşinin etrafında öylece sönüp gidiveriyor. Yerini ise hep bir ağızdan söylenen şarkılar, efsanevi kahramanlık hikayeleri, bir sonraki kamp adresini ayarlama çabaları ve daha nicelerine bırakarak gecenin ilerleyen saatlerini keyifli hale getiriyor. Bu sırada etraftaki  böcek, kurbağa ve bilimum düzenli ses çıkartan hayvanların gürültüsü, size artık bulunduğunuz ortamda sadece vahşi doğanın kanunlarının geçerli olduğunu hatırlatıyor. Tabii bir de sivri sinekler var. Ekibimizden bir arkadaşın dahiyane fikri kamp alanını tütsülemek de fayda etmiyor. Isırılmadık tek bir ten kalmamalı dürtüsüyle hareket eden sinekler, onları öldürmeye artık takatiniz kalmayıncaya kadar pes etmiyor ve sonra hep beraber hücum ediyor.

Gece kampın devamlılığını sağlayabilmek adına ateşin ayrı bir önemi var. Her daim kamp ateşini canlı tutmanız, hem olası bir yabani hayvan tehlikesinin önüne geçmek hem de kısmi de olsa ısınmak anlamına geliyor. Tabii bu devamlılığı sağlamak için birilerinin uykusundan feragat edip ateşi gerektiği şekilde beslemesi gerekiyor. Normal şartlarda insana ağır bir yük olabileceğini düşüneceğiniz bu işi dağda büyük bir özveriyle yapabilirsiniz.  Üzerinize çökmüş gecenin sessizliğini ağır ağır yanan odun ateşinin çıtırtıları böler, sizi alır, düşüncelerden hüzne gark eder. Belki de geceyi derinden aydınlatan ateştir insanı en duygusal düşünmeye iten. Hatta öyleki, yıllar önce kalbinize mühürlediğiniz insanları bile içten içe yad edip gülümseyerek affedebilirsiniz onun küllerinde. Bu sayede sizi birçok duygusal yükten de kurtarır, olgunlaştırır. 

Gece 4 sularında uyandırılmıştım. Aslında nöbet saatim 3’dü ama benden bir önceki sırayı  alan arkadaşlar biraz uzun dayanmış olacaklar, beni bir saat kadar geç kaldırmışlardı. Nöbete eşlik ettiğim ağabeyimle ateşi canlandırıp semaveri de güçlendirme görevini yerine getirdikten sonra oturmuştuk. Nöbet vaktimi doldurduktan sonra dahi uyumaya pek niyetli değildim. Böyle bir kamp ortamını her zaman bulamayabiliyorsunuz. Her anın farkında olmak gerek. Yan çadırımızda kalan başka bir kıymetli abimiz de nöbete dahil olmak için kalkıp yanımızda bitivermişti. Ateşin başında biraz hoşbeş muhabbetin ardından etrafta yabani hayvanların olmadığından emin olmak için elimizde fener ile, ışığın uzanabildiği noktalara kadar aydınlatıp bir göz parıltısı olup olmadığını araştırıyorduk. Onların doğal yaşam alanlarında bulunduğumuzdan dolayı bize yaklaşmalarını veya uzaktan bizi izlemelerini abes karşılamamak gerekir, bu onların en doğal hakkı. Lakin olası bir karşılaşma sonucu pek hoş şeyler olmayabileceğinden temkinli olmakta fayda var.

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber güneş ısınmamıza yetmiş ve bizi zirve yolculuğu için çoktan motive etmişti. İçerisine yolda ihtiyaç duyabileceğimiz tüm malzemeleri tedarik ettiğimiz zirve çantalarını sırtladığımız gibi yola koyulduk. Dağın eteklerinde yer yer insan yaşamına dair izlere rastlansa da yukarılara doğru çıktıça bu izlerin yerini vahşi yaşama bıraktığı fark edilebiliyor. Zaten Işık Dağı’nın etrafını çoğunlukla sığ çam ormanları oluşturduğu için yükseklere daha çok dağcılar ayak basıyor. Gece olaki çadırınızı yüksek irtifaya kurmak isterseniz yoğun ormanlık bölgeden uzak durmanızda fayda var. Zira vahşi hayvanların gizlenmek ve avlanmak için çoğunlukla sığ bölgeleri tercih edeceğini tahmin edersiniz. Heleki kamp yapacağınız bölgede yemek pişirmek gerçekten çok tehlikeli olabilir. Ocağınızı çadırlarınızın bulunduğu alandan en az 500 metre öteye konumlandırmalısınız.

 Zirveye uzanan yürüyüşümüzde ağırlıklı olarak patika yolu tercih ediyorduk. Hem grupça kalabalık olmamız hem de parkurun dik olması sebebiyle bu daha kolayımıza gelmişti. Zaten kışın etkisini yeni yeni kaybetmesinden dolayı devrilmiş birçok ağaç ve toprakta oluşmuş yer yer kaymalar patika dışındaki ağaçlıklardan ilerlemeyi imkansız hale getiriyordu.Benzer bir yürüyüşü şehrin kasvetli ve basık havasında yapmanız sizi daha yolculuğun başından itibaren yorup usandırabilir. Ama dağın temiz ve açık havası, tırmandıkça sizi daha da çok ilerlemeye can attırıyor. Sonunda en doruk noktasının 1950 m’yi bulduğu zirveye zaman zaman dinlenerek de olsa bir buçuk saatte ulaşmayı başarabilmiştik. Mataralarımızda hazır bulundurduğumuz çayımızı yudumlarken, zirvenin uzaklardaki köylere bakan yüzünde kayalıkların üzerine serilmek yorgunluğumuzu bir nebze hafifletmişti. Zirvedeydik artık.

Işık Dağı’nın tepesi Ankara’nın en yüksek bölgelerinden biri. Bulutlara o kadar yaklaşıyorsunuz ki kendinizi onlara dokunabilecek kadar yakın hissediyorsunuz. Ancak bunun getirdiği bir de dezavantaj var. Hava durumunu takip etmeyip yağışlı bir zamanda zirvede bulunursanız Işık Dağı’nın pek hoş olmayan bir yüzüyle karşılaşabilirsiniz. Dağ zirveleri bu tip havalarda o kadar gaddardır ki korku filmlerini aratmayacak sahneleri bizzat tecrübe edebilirsiniz. Bölgeyi tanıyanlar tarafından yağışlı havalarda zirveye sıkça yıldırım düştüğü söylenir.

Yolculuğun sonunda güzel hatıralar ve anlatılacak birçok hikaye ile ayrılmıştık Işık Dağı’ndan. Ekolojik sistemin insanoğlunun tüm rant çabalarına rağmen halen yaşamını sürdürdüğü bu coğrafyayı ve daha nicelerini korumak hepimizin görevi olmalı. Doğa bizim, ona sahip çıkalım!

 

Benzer Yazılar

Yorum Bırakın

E-mail adresiniz gösterilmeyecektir. Lütfen yıldızla işaretli alanları doldurunuz. *

Hakkımda


Hayattaki değer yargılarına karşı oldukça tutkulu, doğa aşığı, amatör sporlar ile uğraşmaktan bolca keyif alan, yazmayı seven, Jr. bilgisayar programcısı.

Son Yazılar